Prof.Dr.Ahmet Rasim Küçükusta'dan alıntıdır. Bisphenol A
Yakın geleceğin en önemli gündemlerinden birini bisfenol A oluşturacak gibi görünüyor.Bisfenol A (BPA) plastik sertleştirici ve şeffaflaştırıcı olarak günlük hayatta çok sık kullanılıyor.En yaygın olarak pet su şişelerinden plastik bardak, saklama kabı, konserve kutuların iç yüzey kaplamalarından yazar kasa fişleri bankamatik fişleri gibi kırtasiye malzemelerde bile bulunuyor. """FDA, daha önce BPA' nın emniyetli bir kimyasal olduğunu bildirmişti ama BPA' nın sağlığa olan olumsuzluklarını belirleyen araştırmaların sayısının her geçen gün artması üzerinde internet sitesinde şu açıklamayı yaptı:"Yeni çalışmaların sonuçları, özellikle bebek ve çocuk sağlığı bakımından endişe yaratıyor. BPA' nın yiyecek ve içecek
kaplarında yasaklanıp yasaklanmayacağına dair kararımızı bu ayın sonunda bildireceğiz" diyor.FDA düşüne dursun, Kanada bu kimyasalın bir "toksin" yani zehir olduğunu ilan etti. Fransa yiyecek BPA kullanılmasını yasakladı. Dünyanın birçok gelişmiş ülkesinde biberonlarda BPA bulunmasına izin verilmiyor. Geçen sene JAMA dergisinde yayınlanan bir araştırmada, 5 gün süreyle günde bir kutu konserve sebze çorbası içenlerin idrarındaki BPA' nın açık sebze çorbası içenlerinkine göre yüzde 1.200 (yazı ile: bin iki yüz) fazla olduğu ortaya çıkmıştı.BPA, daha çok hormon bozucu bir madde olarak biliniyor. Kadın seks hormonlarının etkilerini artırıyor, erkek seks ve tiroit hormonlarının etkilerini ise azaltıyor. Kız
çocuklarındaerken buluğ, erkeklerde sertleşme, erken boşalma ve kısırlık gibi problemlere yol açıyor..BPA' nın öğrenme ve davranış üzerine de olumsuz etkileri var, saldırganlığı artırdığı ve öğrenmeyi güçleştirdiği iddia ediliyor..Eşcinsellik, obezite, diyabet, astım, kalp-damar hastalıkları, kadınlarda meme, erkeklerde prostat kanseri BPA ile ilişkilendirilen hastalıklardan bazıları..En korkutucu olan ise BPA' nın genler üzerine olan etkilerinin sonraki nesilde daha belirgin ortaya çıkması ihtimali.Japonya' dan sonra Fransa da şubat ayında BPA' nın tüm yiyecek kaplarında kullanılmasını yasakladı..Amerika' nın ünlü Campbell çorba firması da ürünlerinin kutularının iç yüzey kaplamalarında bundan böyle bisfenol A (BPA)
kullanmayacağını bildirdi.Campbell gibi büyük bir firmanın herhangi bir yasal zorunluluk olmamasına rağmen aldığı kararın BPA' nın tüm yiyecek ve içecek kaplarında kullanımının yasaklanmasına giden yolda önemli bir adım olduğunu düşünüyorum.""" Bu alıntıyı takip ettikten sonra plastik sektöründe konunun en hakim icracılarından ODTÜ kimya mezunu olan ve uzun yıllar plastik sektörünün en büyük kuruluşlarında en üst seviyede yöneticilik yapmış bir arkadaşımla görüştüm.Temel sorunun tüketicinin şeffaf ambalaf talebi olduğu, plastik malzemede seffaflığı sağlamanın bilinen tek yolunun BPA ile polikarbonat üretimi olduğu, polietilen ve polipropilen gibi malzemelerin inert olmasına rağmen şeffaf olmadığı
için tüketicinin onayını alamadığını, cam şişenin ekonomik olarak ağır navlun kalemi yarrtığı için şansı olmadığını, ayrıca kişisel cam şişe ile su dolum istasyonlarından temin yolunun sağlık bakanlığı su satış tebliği ile yasaklandığını ve tetrapak gibi malzemenin hem maliyetli hem de hacim olarak 5 litreden fazla ambalaj üretilemeyeceğini, tek çözümün ambalaj öaddelerinde BPA kullanımının yasaklanması ve ardından şeffaf olmayan şişirme plastik malzeme (polietilen-polipropilen gibi) malzemelere geçmek olduğunu belirtti..
Konu ile ilgili kamuoyu oluşturmanın hekimlik gereği ve insanlık görevi olduğunu düşünüyorum..
Kış mevsimi Soğuk Algınlığı ve Grip
Sonbahar ve kış aylarının en sık rastlanan hastalıkları üst solunum yolu enfeksiyonları. Bunlar arasında da en sık görüleni soğuk algınlığı grubu; yani nezle, farenjit, larenjit ve bronşite kadar uzanan geniş bir spektrumda adlandırılabilecek, ateşsiz veya çok az ateş yapan, halsizlik, boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırma,gıcık öksürüğü gibi yakınmalara sebep olan hastalıkları sayabiliriz. Yine bu grupta sayacağımız Grip yani Enfluenza var ki 39-40 dereceyi bulan yüksek ateş, şiddetli baş ve kas ağrıları, zatürre ve şideetli halsizliğe neden olan öldürücü olabilen bir hastalıktır. İlk grup hastalıklar için terim olarak sıkça ve yanlışlıkla "grip oldum" tabiri kullanılsa da doğru ifade "soğuk algınlığı"dır.
Bu grup hastalıklarda virüsler etkili mikroorganizmalardır. Bulaşma damlacık enfeksiyonu şeklindedir. Hasta şahısların öksürük hapşırma gibi yollarla ortam havasına katılan virüs içeren damlacıklar çok uzun süre ortam havasında asılı kalabilmekte ve bu damlacıkları soluyan kişiler özellikle burun mukozası yoluyla hastalığı kapmaktadırlar. Bu mekanizma ışığında ilk korunma yolunun ağız ve burunu kapatan bariyerler, örneğin yoğun dokulu kaşkollar kullanmak olduğunu belirtmek gerekir. Yine burun yoluyla kullanılan ve burun mukozasında antiseptik özelliği olan ve film tabaka oluşturarak koruma sağlayan burun spreylerini kullanmak hem kişisel bulaşmaları önlemede hem de toplumda virüs yayılmasını önlemede etkilidir. Beta glukan, çinko ve C
vitamini gibi bağışıklık sistemini aktive eden ilaçların bu tür hastalıklara daha az yakalanmada etkili olduklarına dair güçlü bilimsel kanıtlar vardır. Antibiyotikler ise bu grup hastalıklarda tamamen etkisizdir. Nasıl ki mantar hastalıkları tedavisinde antibiyotikler anlamsızsa mantardan çok daha uzak biyolojik yapıya sahip olan virüs hastalıklarında da antibiyotikler anlamsızdır. Antibiyotikler sadece bakteri kaynaklı hastalık sağaltımında etkili oldukları için viral hastalıklara eklenen ikincil bakteriyel enfeksiyon varsa kullanılabilir.
Grip aşısı ise bir önceki yılın en sık görülen 3 enfluenza virus suşunun-tipinin- harmanından elde edilir.Ancak suş sayısı hem çok fazla olduğu için, aynı suşun bile çok hızlı mutasyona uğrama olasılığı bulunduğu için ve aşının üretim yılı sonrası salgının farklı suşlar ile olma olasılığı bulunduğu için aşının koruyuculuğu oldukça sınırlıdır ve bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü'nün standart önerisi grip aşılarının 65 yaş üstündeki kişilerle bağışıklık sistemi zafiyeti olan şeker hastaları verem aids vs hastalara uygulanması yönündedir.İki yıl önce olduğu gibi salgın suşunun öldürücülüğünün yüksek olduğu durumlarda veya salgının pandemi-tüm dünyayı etkileyen yoğunlukta- olduğu durumlarda aşının toplumun tüm bireylerine uygulanması
..Prof.Dr.Ahmet Rasim Küçükusta`dan alıntıdır. Yeni Zelanda Auckland üniversitesi tarafından yapılan ve British Medical Journal(BMJ) isimli muteber tıp dergisinin son sayısında yayınlanan bir meta-analiz kalsiyum haplarının kemik kırıklarını önlemediği gibi, kalp krizi ihtimalini de yüzde 30 oranında artırdığını orta koydu. Bu sonuç, kalp-damar hastalıkları için asıl risk faktörünün kandaki kolesterol yüksekliğinin değil, damarlarda biriken kalsiyum olduğunu ileri süren araştırmaları doğrulaması bakımından da çok önemli.
İan Reid ve arkadaşları tarafından yapılan analizde daha önce yapılmış olan 15 klinik ve epidemiyolojik araştırmanın verileri değerlendirildi. Toplam 11.921 katılımcının 4 sene süreyle takip edilmiş olduğu her iki tür araştırmada da varılan sonuç aynıydı: Kalsiyum destekleri kalp krizi riskini yüzde 30 oranında artırıyor! 2008' de gene BMJ' de yayınlanan bir araştırmada da kalsiyum desteklerinin menopoz sonrası kadınlarda kalp krizlerini ve kalp-damar hastalıkları riskini artırdığı ortaya çıkmıştı.
Kalp krizlerinin sebebi kolesterol değil! Kalp krizi, kalp kasını besleyen ve koroner arterler adı verilen damarların sertleşmesi (ateroskleroz=damar sertliği) ve buralarda oluşan plakların damarı tamamen tıkamasıyla gelişir. Bu tıkanmanın bir numaralı sebebi olarak da hep kanda kolesterol yüksekliği gösterilir. Oysa aslında bir çeşit kronik inflamasyon (mikropsuz iltihap) olan ateroskleroz ve plak oluşumu için asıl önemli olan kolesterol değil, Damarın tam olarak tıkanmasına yol açan plakların yapısında yüzde 50 oranında kalsiyum, yüzde 45 oranında iltihap hücreleri ve hücre artıkları, sadece yüzde 3 oranında kolesterol ve yüzde 2 oranında da kandaki diğer maddeler bulunur.
Bu aslında yeni ortaya çıkan bir bilgi değil: Dr. S. Seely, 1991' de İnternational Journal of Cardiology dergisinde Batılı ülkelerde aterosklerozun esas sebebinin fazla kalsiyum olduğunu, insanların günde 200-300 gram kalsiyum aldığı ülkelerde damar hastalıklarına çok az rastlandığını ileri sürmüştü. Seely' e göre, genç erişkinler için günde 300-400 gram, yaşlılar için ise daha az kalsiyumun yeterli. Daha sonra yayınlanan pek çok araştırmada, kalp krizleri ve ölümler ile kolesterol arasında bir ilişki olmadığı, diyetteki kolesterolü sınırlamanın da kan kolesterolünü ilaçlarla düşürmenin de bir faydası olmadığı belirlendi. Ancak bu bilgiler kolesterol ilacı satarak her sene milyarlarca dolar kazanan ilaç endüstrisinin ve onların emrindeki
sözde bilim adamlarının yaygaraları ile toplumdan ustaca gizlendi. Kalp krizi riski nasıl belirlenmeli Kanda iyisi, kötüsü, çirkini kolesterol düzeylerine bakarak kalp hastalıkları riskini belirlemek nasıl bir işe yaramıyorsa, kanda kalsiyum miktarlarını ölçmek de bir şey ifade etmez. Çünkü kan kalsiyum düzeyi ile koroner damarlarda kalsiyum birikimi arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Kalp hastalığı riskini belirlemenin şimdilik en güvenli yolu koroner damarlardaki kalsifikasyonun yani kalsiyumun ölçülmesi ama bu her zaman yapılabilecek bir test değil. Çünkü hem pahalı bir yöntem ve hem de işlem sırasında ciddi miktarda radyasyona maruz kalma tehlikesi Bu araştırmadan çıkarılması gereken iki önemli sonuç var:
Birincisi, kalsiyum desteklerinin kemik kırıklarını önlemede etkili olmadıkları; ikincisi ise kalsiyum desteği alanlarda kalp krizi ve kalp-damar hastalıklarına bağlı inme ve ölümlerin daha fazla Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de milyonlarca insan osteoporoza karşı kalsiyum hapları içiyor ama anlaşılan o ki bunların bir faydası olmadığı gibi üstelik ölümcül riskleri de çok yüksek. Şunları unutmayın: BİR: İlaç endüstrisi kalp krizlerini önlemek için bundan sonra kanda kalsiyumu düşüren ilaçları parlatmaya ve sonra da bunları dayatmaya başlayacaktır haberiniz olsun; sakın inanmayın!
İKİ: Yumurtanın, sütün, tereyağının yasaklanması nasıl bir işe yaramıyorsa, kalsiyum ihtiva eden besinleri yasaklamanın da bir faydası olmadığını aklınızdan çıkarmayın. ÜÇ: Kalsiyum hapları alacağınıza süt, yoğurt, peynir, fasulye, barbunya, lahana, ıspanak, brokoli gibi kalsiyumdan zengin besinlere
Kolesterol ilaçları: Pazarlama taktikleri ve firma sponsorluğu bulunmayan bir araştırma...
Pazarlama taktikleri ve firma sponsorluğu bulunmayan bir araştırma... 15 mart 2010 tarihinde yayınlana, ABD hükümeti tarafından finanse edilen ve yaşları 40 ile 79 yaş arasında olan 10 binden fazla şeker hastası üzerinde yapılan "Action to Control Cardiovascular Risk in Diabetes" (ACCORD) adlı araştırmanın neticeleri tıp dünyasında büyük şaşkınlık yarattı. Çünkü bugüne kadar kolesterol ne kadar düşük olursa kalp hastalıkları riskinin de o kadar az olacağı sanılırdı. Bu araştırma bu varsayımın doğru olmadığını, hatta bunun daha zararlı olabileceği gerçeğini ortaya çıkardı.
ACCORD' da hastaların bir kısmı 5 yıl boyunca sadece statinlerle ve bir kısmı da statinlere ek olarak fibrat sınıfı ilaçlarla tedavi edildiler. Statinler, "kötü kolesterol" (LDL) düzeyini düşüren, fibratlar ise trigiliseritleri düşüren ve "iyi kolesterol" (HDL) seviyelerini artıran ilaçlar. Araştırma sonucunda, beklenildiği gibi, her iki ilacı alan grupta trigliseritlerin azaldığı, iyi kolesterolün arttığı belirlendi ancak bu hastalarda kalp krizi ve felç riskinde ve bunlara ilgili ölümlerde bir azalma olmadığı ortaya çıktı.
Bu araştırmanın bir başka kolunda ise şeker hastalarında kan basıncını daha çok ilaçla 140 yerine 120'in altına düşürmenin de kalp-damar hastalıkları riskini azaltmadığı belirlendi. Üstelik daha fazla ilaç alan grupta tansiyonda aşırı düşme ve potasyum yüksekliği gibi çok ciddi yan etkiler de görüldü. Bu bulgulardan çıkarılması gereken sonuç şu: Şeker hastalarında tansiyonu, kan yağlarını daha fazla azaltmak kalp-damar hastalıkları riskini azaltmıyor. Bu araştırma sadece şeker hastaları ile yapılmış olmakla beraber aynı durumun şeker hastası olmayanlar için de geçerli olacağını söylemek LDL-kolesterolün daha çok ve/veya daha yüksek dozda ilaçla daha çok düşürülmesinin şeker hastası olmayanlarda da kalp-damar
hastalıklarının komplikasyonlarını azaltmakta önemli olmaması aklın ve mantığın gereğidir. Çünkü bu hastalıkların temelinde yatan ateroskleroz yani damar sertliği doğrudan kan kolesterol düzeyleri ile ilgili bir durum değildir. Ateroskleroz esasında düşük yoğunluklu bir inflamasyondur; başka bir deyişle herhangi bir mikrobun etken olmadığı bir çeşit kronik bir iltihaptır. Aterosklerozun sebebi LDL-kolesterolün yüksekliği ve/veya HDL- kolesterolün düşüklüğü değildir. Çünkü LDL-kolesterol seviyeleri normal, hatta düşük olan kişilerde de yüksek olanlar kadar ağır ateroskleroz gelişebilir. LDL-kolesterolü çok yüksek olanlarda belirgin bir ateroskleroz olmayabilir.
Kan kolesterol düzeylerinin giderek daha aşağı çekilmesinin sebebi daha fazla insanın kolesterol düşürücü ilaç kullanmasını sağlamaktır. Amerikan Kalp Derneği (AHA) kalp hastalıklarının önlenmesi için LDL- kolesterolün 100' ün, yüksek risk grubundakilerde ise 70' in altında olması gerektiğini bildiriyor. Bu kriterlere göre, mesela dünyanın en sağlıklı insanlarının yaşadığı Norveç' de 40 yaşın üzerindeki erkeklerin yüzde 85' i ve kadınların yüzde 20' si 'yüksek risk' grubuna giriyor ve kolesterol düşürücü ilaç kullanmaları gerekiyor.
Oysa kolesterol düşürücü ilaçların kalp hastalığı olmayan her yaştaki kadında ve 69 yaşın üzerindeki erkeklerde yararlı olduğunu gösteren güvenilir bir kanıt yoktur. Üstelik de sağlıklı insanlarda gereksiz yere kullanılan bu ilaçların önemli ekonomik kayıplar yaratması yanında, çok ciddi yan etkileri olabilecekleri unutulmamalıdır. Gelelim neticeye Kolesterol yüksekliği, sigara, hareketsizlik, dengesiz beslenme, şişmanlık, yüksek tansiyon, diyabet, stres gibi kalp krizi ihtimalini artırabilen risk faktörlerinden sadece biridir. Kolesterol yüksekliği tek başına asla bir hastalık değildir ve kalp hastalığı riski olmayan insanların tedavi edilmesi de kesinlikle gerekmiyor.
Kolesterolü çok fazla düşürmenin faydalı değil aksine zararlı olması ihtimalini yabana atmamak lâzım.